13 Eylül 2007 Perşembe

Anayasa Taslağı

Anayasa Taslağı için tıklayınız
http://www।cnnturk।com/Turkiye/anayasa.asp

"Yeni anayasa yapma yetkileri yok"

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 22 Temmuz seçimlerinden sonra oluşan Meclis'in yeni bir anayasa yapma yetkisine sahip olmadığını, yeni anayasaların sadece bu konu için seçilmiş kurucu meclisler tarafından yapılabileceğini söyledi. Kanadoğlu, "Anayasa'nın değiştirilemez maddeleri engelini bu yolla aşma çabası meşru görülemez. Sonradan yapılacak halkoylaması da bu sonuca meşruiyet kazandıramaz" dedi. Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre, Kanadoğlu, AKP iktidarının seçim yengisinin getirdiği güven duygusuyla Atatürk milliyetçiliğine, ilke ve devrimlerine dayalı laik Türkiye Cumhuriyeti'ni kendi ideolojisine uygun dinci, oligarşik bir yapıya döndürme çabası içinde olduğunu vurguladı. Sabih Kanadoğlu, ilk 3 madde ile bunlardan ikinci maddede belirtilen ve başlangıç kısmında yer alan ilkelerin virgülüne dahi dokunulamayacağını söyledi. Kanadoğlu, "Ayrıca anayasalar toplumsal bir uzlaşmanın getirdiği sözleşme niteliği ile katılımcı demokrasinin gereklerine uygun, saydam bir hazırlık çalışmasının ürünü olmalıdır" ifadesini kullandı. Taslağın anadilde eğitim olanağı sağlayarak ulus devlet ilkesine, Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nin yapısını değiştirerek idari yargıda kamu yararı kavramını kaldırarak yargıya ve yargı bağımsızlığına darbe vurulduğunu kaydeden Kanadoğlu, türban konusunda getirilen serbestliğin ise AİHM kararına aykırı olduğuna ve uygulamasının toplumsal barışa yönelik yeni sorunlar yaratacağına dikkat çekti.

2 Eylül 2007 Pazar

İşte O Bilim Kurulu

İşte o bilim kurulu: Prof. Dr. Ergun Özbudun, Prof. Dr. Levent Köker, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Doç. Dr. Serap Yazıcı ve Doç. Dr. Zühtü Arslan.
AKP'YE yeni Anayasa taslağı hazırlayan bilim kurulunun başkanı Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun, bugüne değin gizli tutulan beş komisyon üyesinin adlarını Hürriyet'e açıkladı. Çoğu Anayasa'daki Kemalist unsurların ayıklanması görüşünü savunan öğretim üyelerinin ilginç özellikleri ve bazı görüşleri şöyle:
Prof. Dr. Levent Köker (Gazi Üniversitesi): Demokratik çoğulcu yaklaşımı, sol ideolojiye yön gösteren görüşleriyle tanınıyor. Resmi ideoloji karşı söylemiyle AKP'nin ilgisini çekti. Bir yazısında şu görüşlerini kaleme aldı: "Kemalizm'e artık aşılması gereken bir tarihi fikirler bütünü olarak bakmalıyız. Kemalizm olduğu sürece Türkiye'nin Avrupa'yla entegrasyonu gerçekleşemez. Kemalist Türkiye'nin vesayet rejimi olarak adlandırılmış olduğunu da hatırlamak lazım."
Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem (Dicle Ü.): Anayasa'nın Atatürkçülük unsuruyla tekçi bir resmi ideolojiye sahip olduğunu savundu, bir yazısında, "Türklük'ün etnik bir çağrışım yapmadığı ve yalnızca vatandaşlığı ifade eden bir terim olduğuna ilişkin söylem, özellikle Kürtler ve gayrimüslim azınlıklar açısından inandırıcılıktan uzaktır" dedi. Erdem, Genelkurmay'ın 27 Nisan bildirisi ve yargıdan gelen açıklamalar konusunda da, "Yerleşik demokrasilerde benzerine rastlanılması mümkün olmayan bütün bu beyanat, bildiri ve kararlar alt alta konulup okunduğunda, bir cephe harekátıyla karşı karşıya olunduğu; seçilmişler eliyle yürütülen demokratik siyasetin atanmışlarca kıskaç altına alınmaya çalışıldığı görülür."
Doç. Dr. Serap Yazıcı (Bilgi Ü.): Küçük yaşta geçirdiği trafik kazası nedeniyle eğitimini ámá olarak sürdürdü ve akademik kariyer yaptı. Bir yazısında "Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olamayacağı iddiası bir söylem olarak da demokratik değildir" derken, Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararını eleştirerek, siyasi konjonktüre göre karar alındığını savundu.
Doç. Dr. Zühtü Arslan (Polis Akademisi): TESEV'in Almanak 2005 çalışmasına katıldığı için Genelkurmay'ın hedefi oldu. Bir yazısında "Böylesine geniş bir çerçevede tanımlanan milli güvenlik kavramı, silahlı güçlerin aynı zamanda ideolojik devlet aygıtı olarak işlev görmesini ve aslında milli güvenlikle doğrudan ilgisi olmayan konularda söz sahibi olmasını beraberinde getirmektedir" dedi. Hakkında "TSK ile polisi karşı karşıya getirdiği" gerekçesiyle soruşturma açıldı.
Prof. Dr. Yavuz Atar (Selçuk Ü.): Cumhurbaşkanı'na tanınan yetkilerinin parlamenter sistemden sapma olduğunu savunuyor. Yürürlüğe girmeyen 5 artı 5 düzenlemesiyle ilgili Anayasa Mahkemesi'ne dava açan Sezer'in görev süresinin sona erdiğini iddia etti.

Sivil Anayasa Taslağını Hazırlayanlar ve Geçmişleri

Sivil Anayasa'yı hazırlayan akademistler ve düşünce yapıları, ben akademistleri uzun uzun anlatmayacağım sadece kendilerinin yazıları yada röportajlarını buraya koyacağım ve siz bu konuda karar vereceksiniz;

Prof Dr Levent Köker

Levent Köker ile 'Kemalizm' üzerine...
Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Köker, "Kemalizm bir din değildir." diyor ve ekliyor: "Kendisini içten ve dıştan eleştiriye tabi tutarak yenilemesi gerek. Yenilediği zaman Kemalizm, Kemalizm olarak kalır mı? Kalmazsa da kalmaz..."Atılım Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Köker. "Kemalizm'e artık aşılması gereken bir tarihi fikirler bütünü olarak bakmamız gerek," diyor Köker, bazı kesimlerin "politik olarak yeni bir anlam yükü"yle Atatürk'ü yeniden gündeme getirmelerini, son dönemdeki küreselleşme cereyanlarına karşı "ulusal hassasiyetleri" öne çıkaran bir milliyetçi dalganın yükselişine bağlıyor. Köker, Kemalizm'in bütün vurgusu taraftarlarının iddia ettiği gibi bir "aydınlanmacı rasyonalizm" ise, bunun ideolojik saplantılardan ve tarihsel "altın çağ" özlemi duymaktan veya "yeni biçimde bir dinsellik"ten uzaklaşmasını gerektirdiğini düşünüyor. Prof. Dr. Köker'le, Kemalizm ve Atatürk imgesi üzerine konuştuk.*** Kemalizm bir doktrin mi?Doktrinden ne kastettiğimize bağlı olarak bu sorunu cevabı değişecektir ama klasik siyaset bilimi kitaplarında eyleme dönük bir fikirler programı bütünü olarak tanımlanırsa doktrin Kemalizm biraz daha geniş yorumlamaya müsait öğeler içerdiği için ideoloji demek daha doğru. Mustafa Kemal Atatürk bir Kemalist miydi? Buna hayır demek zor. Atatürk'ün kendisinin de Kemalist olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Atatürk Cumhuriyet Halk Partisi'nin başındayken ve Cumhurbaşkanıyken yayınlanmış olan Cumhuriyet Halk Partisi programlarında altı okun bütünün Kemalizm olduğu yazılıdır. Atatürk'ün de "ben Kemalizm'e karşıyım, Ben Kemalist değilim, bu Kemalizm nereden çıkıyor" diye itirazı bilinmiyor. Kemalizm varsa ve Atatürk buna itiraz etmediğine göre, kendi partisinin programından yana olduğunu düşünmemiz için yeterince sebep var elimizde. Ama sonraki, Atatürk'ten sonraki, Kemalizm'in başka yorumları var, hatta Atatürk zamanındaki "Kadrocular"ın yorumları var. Onlarla aynı şeyleri düşündüğünü veya aynı anlamda bir Kemalizm yorumuna sahip olduğunu da söylemek de mümkün değil. Yani parti programlarında yazılan anlamda Kemalizm'in Atatürk'ün ifadeleriyle oluşturulduğunu biliyoruz. O manada Atatürk bir Kemalisttir. Türkiye bir krizden geçmediği dönemlerde bile Atatürk neden "kurtarıcı" imgesiyle sunuluyor? Bazı kesimlerin politik olarak yeni bir anlam yüküyle Atatürk'ü yeniden gündeme getirmeleri düşünülebilirse, bunu herhalde son dönemdeki küreselleşme cereyanlarına karşı "ulusal hassasiyetleri" öne çıkaran bir milliyetçi dalganın yükselişine bağlamak mümkün. Kemalizm sonuçta bir milli devlet veya ulus-devlet ideolojisidir. Ulusal devlet ulusal bağımsızlık demektir. Bütün bunların "elimizin altından gitti"ğini düşünen çevreler bir politik tavır olarak Atatürkçülüğü hatta Kemalizm'i yeniden öne sürmekte biraz daha atak davranıyor olabilirler.Ama bu eskiden de böyleydi. Son dönemde yükselen milliyetçi dalga içerisinde Atatürkçülük kendini koruyor mu yoksa şekil mi değiştiriyor?Bence kendini koruyor. Kendini o kadar koruyor ki hatta 1930'ların terminolojisiyle dünya politikasını değerlendirmek çok yaygın bir hal aldı Türkiye'de. Kendisini aslında dönüştürmesi gereken ve bunun için gereken bir esnekliğine sahip olan Kemalizm bunu yapmıyor. Kemalistler bunun yerine 70-80 sene öncesinin kavramlarıyla dünya politikasını değerlendirirken böyle bir milliyetçi savunuş için buna atıfta bulunuyor. Kemalizm'in kendisini ne şekilde yenileyeceği benim derdim değil ama ortada bir yenilik de görünmüyor. Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerinde ulusal çıkarların korunması ve bu bağlamda "kayıtsız şartsız milli egemenliğin" ne ölçüde zarara uğrayıp uğramayacağı türünden bir takım değerlendirmeler üzerine "ulusal çıkarlarımıza uygun mu değil mi" tartışmaları yapılıyor. Oysa dünyada dış politika, uluslararası ilişkiler, hatta ülke içi ilişkiler ulusal çıkar kavramını çok daha çeşitlendirdi boyutlandırdı yer yer de aştı. Ama o yönde bir değerlendirme yapmak mesela Kemalistler'de pek rastladığımız bir şey değil. Oralara girmiyorlar. Kemalizm devletin resmi öğretisi mi? "Kemalizm devletin öğretisidir" lafı kestirmeci bir laf. Kemalizm bir vakitler, önce bir siyasi partinin ideolojisiydi. Tek parti döneminin ideolojisiydi. Devletin ideolojisi haline gelmesi belli bir tarihte Kemalizm'in ilkelerinin Anayasaya girmesiyle gerçekleşti. Ama sonra o ilkelerin Anayasada yer almasını biz geride bıraktık. Türkiye anayasalarında sadece 61'de ve 82'de Atatürk ilkelerine "Atatürk milliyetçiliği" gibi bir ibareyle atıfla yetinildi ve geçiştirildi. Şimdi de durum o. Şöyle bir ikilemden bahsedebiliriz belki: Türkiye'de seçimle iktidarı ele geçiren siyasi kadroların ideolojileriyle tek parti dönemindeki Kemalist formülasyonun bazı öğelerinin, mesela milliyetçiliğin, Kemalizm'de daha modern, seçimle iş başına gelen "merkez sağ" görüşlerdeyse biraz daha gelenekçi milliyetçi-muhafazakar yorumlara tabi tutulmuş olması bir gerilim. Ulusalcılık ve laiklik beraberliğine modernist anlamda milliyetçi olanlar çok vurgu yaparlarken, diyelim AKP türü bir siyasal parti geçmişte Demokrat Parti Adalet Partisi ve Anavatan Partisi'nin yaptığı gibi milliyetçiliğini ve ulusalcılığını biraz daha gelenekselci tonlarla ifade etmeye çalıştığı zaman İslamı biraz daha öne çıkartıyorlar. Bu AKP'de daha da belirgin bir hal alıyor ama örneğin ANAP'ta da hani daha az belirgin değildi. Bu anlamda devletin bürokratik kadroları, sözgelimi ordu, daha modernist bir Atatürkçülük tercihini vurgularken AKP'yle ters düştüğü durumlar sık sık oluyor. Ama zaman zaman da çok üst düzey ağızlardan hükümetle bir sorun olmadığı söylenebildiğine göre herhalde anlaştığı yerler de var insanların. İktidar sahipleri içinde zamanla bir blok oluşuyor. "Devletin resmi görüşü Kemalizmdir" demek çok kestirmeci bir yaklaşım. Çok büyük esneklikler yaşandı Türkiye'de. Ve artık, hani 1930'larda ki türden bir Kemalizm'e kimse atıfta bulunmuyor herhalde . Atıfta bulunanlar da bir "altın çağ" söylemi içinde bunu yapıyorlar ama gerçekçi bir zemine oturmuyor. Günümüzde Kemalizm nasıl anlamlandırılabilir?Artık aşılması gereken bir tarihi fikirler bütünü olarak bakmamız gerektiğini söylememiz lazım. Çünkü Kemalizm'in bütün vurgusu taraftarlarının iddia ettiği gibi bir "aydınlanmacı rasyonalizm"se bunun ideolojik saplantılardan ve tarihi "altın çağ" özlemi duymaktan veya Gellner'in ifade ettiği gibi "yeni biçimde bir dinsellik"ten uzaklaşması lazım. Kemalizm bir din değildir herhalde, kendi kendisini içinden ve dışından eleştiriye tabi tutarak yenilemesi gerekiyor. Yenilediği zaman Kemalizm, Kemalizm olarak kalır mı? Kalmazsa da kalmaz. Öyle de bir derdimizin olmaması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye AB sürecinde eğer ilerleyecekse bu olacak ve hatta olmak zorundadır. Geçmişte çok tartışıldı Nathalie Tocci adında bilim insanı "Kemalizm olduğu sürece Türkiye'nin Avrupa'yla entegrasyonu gerçekleşemez" türünden bir yargıyı temellendirecek bazı çalışmalar ve raporlar yayınladı. Haksız değildi. Bugün de aynı noktadayız. Kemalizm aşılırsa Türkiye Cumhuriyeti'ne bir şey olmaz kimse merak etmesin.Kemalizm'in demokrasiyle ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?Demokrasi toplumu meydana getiren insanların kendi kendilerini yönetebileceklerini kabul etmeye dayanır. Kemalizm başka bir çok toplumda aslında tarihte örneklerini gördüğümüz bir biçimde toplumu meydana getiren insanların yoksulluk ve cehalet veya başka tür nedenlerden ötürü kendi kendilerini yönetecek nitelikte olmadıklarını kabul ederek işe başlıyor. Önce insanların kendi kendilerini yönetecek kültür, eğitim, ekonomi düzeyine gelmesi gerektiğini ondan sonra onların kendi kendilerini yönetmelerine izin verilebileceğini söylüyor. Bu anlamda demokrat bir dünya görüşüyle taban tabana zıt bir varsayımlar denetiminden hareket ediyor. Kemalist Türkiye'nin siyaset ve sosyal bilimciler tarafından "vesayet rejimi" veya "vesayet ideolojisi" olarak adlandırılmış olduğunu da hatırlamak lazım. Kendi kendini yönetme yeteneği yitirmiş insanlara vasi tayin edilir , "senin aklın yok, işlerini yürütemezsin senin yerine bir başkası işlerini yürütsün," diye. Türkiye'de de Kemalizm bunu çok vurgulayan bir ideoloji oldu. Halka karşı duyulan güvensizliğin çeşitli biçimlerde bütün anayasalarımıza yansımış olması da bunun bir uzantısı. Demokrasi bizim bildiğimiz liberal temsili biçimiyle çok partili bir siyasi hayat demektir. Kemalizm bu noktada bize şunu söylüyor: "Farklı partiler ancak farklı sınıflar mevcutsa kurulur, nitekim batı ülkelerinde öyle. Orada farklı sınıflar var dolayısıyla farklı partiler var. Türkiye farklı sınıflar olmadığına göre farklı partilere de gerek yok." Kemalizm aslında çok partililiği istemiyor. İstediği zamanda -ki çok partili siyasi hayat tecrübemizde bunu yaşadık- hukuki reformları yaparken ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmaktaki zorlanışımız, kaldırdıktan sonra uygulamadaki beceriksizliğimizin ve isteksizliğimizin arkasında da bu yatıyor. Biz öyle çok farklı fikirlerin ifadesini ve örgütlenmesi aslında istemiyoruz ve kabul etmiyoruz. Biraz göstermelik bir çok partili hayatı tercih ediyoruz. Bunu Kenan Evren 12 Eylül günlerinde çok güzel seslendirmişti, "Biraz daha devletçi, biraz daha liberal olan iki parti olsun bu bize yeter, demokrasi de bundan ibarettir," diye. Bu herhalde 1980'lere uyarlanmış bir tek parti görüşü olarak anlaşılabilir. Kemalizm bu anlamda da demokrasiyle uyuşmuyor. Uyuşması temin edildiği zamanda Kemalizm Kemalizm olmaktan çıkıyor o yüzden aşılması gerekiyor.

Prof. Dr. Zühtü Arslan

Türkiye'de son Cumhurbaşkanı seçimine ve ardından alınan erken seçim kararına anayasa damgasını vurdu. Anayasa kitapçığı bir anda en çok satanlar listesine girdi, hatta yazılanlar doğruysa bir ara liste başı bile oldu. Okumaktan çok konuşmayı seven necip milletimiz bir anda anayasasını merak eder hale geldi.
Okudu anayasayı, ama doğrusu pek bir şey anlamadı. Haksız da değildi. Bu işe yıllarını vermiş olan profesörler ve siyasetçiler bile ayrı ayrı şeyler söylüyorlardı. Son noktayı Anayasa Mahkemesi koydu. Ülkece tam "krizden kurtulduk!" derken, bu kez yeni bir 367 krizi çıktı. Bu sefer de Anayasa'nın 175. maddesindeki 367'nin anayasa değişikliğine dair kanunun maddelerinin ayrı ayrı oylamasında da gerekip gerekmediği tartışılmaya başladı. Yüksek Mahkeme bu defa anayasa değişikliğine dair kanunun iptali istemini reddetti.
Bütün bu krizlerden mevcut anayasaya dair çeşitli sonuçlar çıkarılabilir. Bincisi, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ürünü olan bu anayasa, diğer yönleri yanında, dil ve anlatım bakımından da problemlidir. Anayasanın dili bozuktur. Dünyanın belki de en uzun cümlesi olan ve noktalı virgüllerle birbirinden ayrılmış, aralarında bütünlük olmayan ve karmaşık ifadelerle yüklü paragraflardan oluşan Başlangıç kısmını bir kenara bırakalım. Anayasanın karar/toplantı yeter sayısı ve anayasa değişikliği gibi matematiksel kesinlik ve açıklık taşıması gereken maddeleri bile açık ve net şekilde yazılmamıştır. Bu nedenle, anayasa dili herkesin anlayacağı şekilde düzeltilmelidir.
Cumhurbaşkanı seçimi sürecinde yaşanan anayasa krizinden çıkarılacak diğer bir sonuç da siyasal sistemin bürokratik vesayetten kurtarılarak demokratikleştirilmesi gerektiğidir. Bunun için öncelikle, Cumhurbaşkanı siyasi kavga konusu olmaktan çıkartılmalı, yetkileri azaltılarak parlamenter sistemin gerektirdiği sembolik devlet başkanı konumuna getirilmelidir. Anayasa Mahkemesi'nin son kararı, Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesinin önünü açması bakımından tarihi bir öneme sahiptir. Her ne kadar, parlamenter sistemin sembolik cumhurbaşkanını parlamentonun seçmesi daha uygun görünse de, Türkiye'de neredeyse tüm Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin rejim krizine dönüşmesi böylesi bir tepkisel değişikliği zorunlu ve işlevsel kılmıştır. Diğer yandan, anayasal yetkilerini aşarak sürekli siyasal alanın yargısallaşmasına ve daraltılmasına katkıda bulunan Anayasa Mahkemesi yeniden yapılandırılmalıdır. Mahkeme'nin gerek üye oluşumunda gerekse yetkilerinde demokratik meşruiyeti sağlamaya yönelik değişiklikler yapılmalıdır. Bu bağlamda özellikle Anayasa Mahkemesi'nin aktivist eğilimlerini törpüleyecek adımlar atılmalı, sözgelimi yürürlüğü durdurma kararı vermesini ve normalde denetimi dışında kalan parlamento kararlarını "eylemli içtüzük ihdası/değişikliği" gerekçesiyle denetlemesini önleyecek açık anayasal hükümler konmalıdır. Burada anayasa kadar, hatta ondan daha fazla, "anayasacı" sorunuyla karşı karşıyayız. Anayasacıların oluşturduğu yorum topluluğunu, akademik anayasacılar ve anayasa mahkemesi olmak üzere iki kategoride ele alabiliriz. Akademik anayasacılar içinde de iki ana eğilimden bahsedilebilir. Birinci eğilime sahip anayasacılar, Türk devrimini "tamamlanmamış proje" olarak görüp, demokratik siyasi iktidarın devlet iktidarını "ele geçirme" girişimleri karşısında Anayasa Mahkemesi ve diğer anayasal kurumların mümkün olan tüm yorum tekniklerinden faydalanarak iktidar mücadelesinde yerini alması gerektiğini savunmaktadır.
Bu anayasacılar için demokrasinin başına mutlaka "militan" sıfatını koymak gerekir। Cumhuriyet'i onun "düşmanlar"ı karşısında korumak için gerektiğinde siyaset dışı unsurların müdahalesinde hiçbir sakınca yoktur। Müdahalenin "sol"u ve "sağ"ı konusunda militan anayasacılar farklı düşünebilmektedirler. Bir kısmı, 27 Mayıs'ı ve anayasasını "ikinci cumhuriyet devrimi" olarak görüp, 12 Eylül ve onun anayasasını "faşist ve gerici" bir adım olarak görebilmektedir. Bu durum, tercüme odasında doğan Türk entelijansiyasının bir bölümünün demokrasiyi bir türlü anlayamamasının ve içlerine sindirememesinin bir yansımasıdır. Militan anayasacılar içerisinde, kanımca, en "tutarlı" kişi Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı'dır. Aldıkaçtı, hem 27 Mayıs'ı alkışlamıştır, hem de 12 Eylül'ün anayasasını hazırlamıştır. Aldıkaçtı, 27 Mayıs müdahalesini şöyle savunmuştur: "27 Mayıs'ta Türk milleti adına Silâhlı Kuvvetlerimiz gayri meşru duruma düşmüş bir iktidarı tasfiye etmiştir. Aydınların totaliter eğilimli bir idareye karşı ayaklanması, direnme hakkını kullanması doğaldır. Hürriyet mücadelesi daima aydınlar tarafından yapılmıştır. Çünkü aydın düşünür ve düşündükçe hürriyeti ister." Bu satırları okuduktan sonra içimden militan anayasacılara/aydınlara şöyle seslenmek geliyor: Ne olur düşünmeyin ve bizim için hürriyet istemeyin! Türkiye'nin henüz sesleri çok gür çıkmasa da bir de liberal/demokrat anayasacıları var. Bu anayasacılar, aralarında birçok konuda görüş farklılıkları olsa da, "militan demokrasi" anlayışının beynimize çakılmış paslı bir çivi olduğunu, kim tarafından ve kime karşı yapılmış olursa olsun tüm askeri müdahalelerin kategorik olarak yanlış olduğunu, Türkiye'nin sivil, çoğulcu, demokratik ve özgürlükçü bir anayasaya sahip olması gerektiğini savunurlar. Liberal/demokrat anayasacılar, siyasete siyaset dışı müdahalenin vesayetçi bir rejimi doğurduğunu, siyasi anlamda vesayetçiliğin de Kant'ın deyişiyle "tasavvur edilen en büyük despotizm" olduğunu düşünürler. Son siyasi gelişmelerde belirleyici olan ve anayasayı "yorum tekeli"ne sahip olduğunu ilan eden Anayasa Mahkemesi, maalesef genellikle militan anayasacıların geliştirdikleri söylemin etkisi altında karar vermektedir. Halbuki, Türkiye'de anayasa yargısının meşruiyeti, bu Mahkemenin liberal/demokrat anayasacıların savundukları "hak eksenli" anayasa yorumunu benimsemesine bağlıdır. Zaman

Prof. Dr. Yavuz Atar

Türk Anayasa yargısının bir kısmı Anayasa Mahkemesi'nin yapısı ve üyelerinin belirlenmesi sisteminden, bir kısmı da mahkemenin zamanla yetkilerini aşmasından kaynaklanan ciddi sorunları mevcuttur.
document.write('');document.write('');document.write('');document.write('');document.write('');document.write('');
Mahkemenin yakın zamanda verdiği bazı kararlar (özellikle cumhurbaşkanı seçiminde 367 kararı) bu sorunları iyice su yüzüne çıkarmıştır. Demokratik ülkelerde anayasa mahkemeleri ortaya koydukları başarılı hukukî içtihatlarla ülkelerin anayasal sorunlarını çözüme kavuştururken, Türk Anayasa Mahkemesi'nin bazı kararları sorun çözmekten çok anayasal krize yol açma potansiyeli taşımaktadır. Bu nedenle, çeşitli çevrelerce uzun zamandır dile getirilen Anayasa yargısının ve mahkemenin yeniden yapılandırılması konusu artık bir ihtiyaç olmaktan çıkmış zorunluluk haline gelmiştir. Bu çerçevede yapılacak düzenlemelerin başında mahkeme üyelerinin seçilmesi sisteminin değiştirilmesi gelmektedir. Demokratik ülkelerde anayasa mahkemesi üyelerinin belirlenmesi konusunda, üyelerin parlamento tarafından seçilmesi ve seçme yetkisinin çeşitli organlar arasında paylaştırılması (parlamento, yüksek mahkemeler, hükümet ve devlet başkanı arasında) yöntemleri yaygındır. Anayasa mahkemesi üyelerinin yasama organı tarafından seçilmesi usûlü, Almanya (Federal Anayasa Mahkemesi), İsviçre (Federal Mahkeme), Macaristan, Polonya, Portekiz, Makedonya, Litvanya ve Hırvatistan'da uygulanmaktadır. Üyelerin yasama organınca seçilmesi usûlü, anayasa yargısının demokratik meşruiyetine katkıda bulunur.
Anayasa Mahkemesi tarafsız hale getirilmeli
Anayasa mahkemesi üyelerinin seçilmesi yetkisinin parlamento, yargı, hükümet ve devlet başkanı arasında paylaşılması usûlü (karma sistem), Avusturya, Belçika, Bulgaristan, İtalya, Romanya, İspanya ve ABD'de uygulanmaktadır. Karma sistem Türkiye'de 1961 Anayasası döneminde uygulanmaktaydı. İtalya'da, Anayasa Mahkemesi'nin 15 üyesinden 5'i cumhurbaşkanınca atanır, 5'i parlamento tarafından seçilir, 5'i ise Danıştay, Yargıtay ve Sayıştay tarafından seçilir. Bulgaristan'da, 12 üyenin 4'ü parlamento, 4'ü de yüksek mahkemelerce seçilir, geriye kalan 4 üye ise cumhurbaşkanınca atanır. Romanya'da 6 üye parlamentoca seçilir, 3 üye de cumhurbaşkanınca atanır. İspanya'da, parlamento, hükümet ve Adliye Genel Konseyi'nce seçilen üyeler cumhurbaşkanınca atanırlar. Avusturya'da, hükümet ve parlamentoca seçilen üyeler cumhurbaşkanınca atanırlar. Belçika'da, üyeliklere senato tarafından önerilen iki kat aday arasından kral atama yapar. ABD'de yüksek mahkeme üyeleri, Senato'nun onayı ile başkan tarafından atanırlar.
Türkiye'de, 1961 Anayasası (m. 145), Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi yetkisini, yüksek mahkemeler (on bir üye), TBMM (yedi üye) ve cumhurbaşkanı (iki üye) arasında paylaştırmış bulunmaktaydı. Buna göre, on beş asıl ve beş yedek üyeden oluşan Anayasa Mahkemesi üyelerinin altısı (dört asıl, iki yedek) Yargıtay; dördü (üç asıl, bir yedek) Danıştay; biri (asıl üye) Sayıştay; dördü (üç asıl, bir yedek) Millet Meclisi; üçü (iki asıl, bir yedek) Cumhuriyet Senatosu; ikisi (asıl üye) de cumhurbaşkanı tarafından seçilmekteydi. Cumhurbaşkanının seçtiği üyelerden biri Askeri Yargıtay'ca önerilen adaylar arasından seçilmekteydi.
1982 Anayasası'na göre, Anayasa Mahkemesi, on bir asıl ve dört yedek üyeden kurulur. Cumhurbaşkanı, iki asıl ve iki yedek üyeyi Yargıtay, iki asıl ve bir ye­dek üyeyi Danıştay, birer asıl üyeyi Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğu ile her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; bir asıl üyeyi ise Yükseköğretim Kurulu'nun kendi üyesi olmayan Yükseköğretim kurumları öğretim üye­leri içinden göstereceği üç aday arasından; üç asıl ve bir yedek üyeyi üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından seçer (m.146/1). 1982 Anayasası'nın (m. 146) öngördüğü sistemde, on bir asıl ve dört yedek üyeden on birini yüksek mahkemeler ve Yükseköğretim Kurulu'nun önerdiği üç kat aday arasından; dört üyeyi ise üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından doğrudan atamaktadır. Sonuçta Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamı cumhurbaşkanınca atanmış olmaktadır. Anayasasının Anayasa Mahkemesi'ni dizayn etme yetkisini büyük ölçüde cumhurbaşkanına vermesi, mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı bakımından oldukça sakıncalıdır. Cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi üyelerince yargılanacak olması (AY.m.148/3) ve yine cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açma yetkisine sahip olması (AY.m.150) Türk Anayasal sistemi bakımından söz konusu sakıncaları daha da artırmaktadır. Nitekim, bazı ülkelerde bu sistemin sakıncaları görülmüştür. Bazı devlet başkanları yüksek mahkemelere kendi siyasal görüşüne yakın olan yargıçlar atamışlardır. Kuşkusuz bu durum, devlet başkanlarınca yapılan bütün yargıç atamalarında siyasal eğilimlerin dikkate alındığını göstermez. Tarafsızlık ve bağımsızlığın sağlanmasında yargıçların kişiliği de son derece önemlidir. Türkiye'de Anayasa Mahkemesi üyelerinin belirlenmesi yöntemi, Avrupa ülkelerinde yaygın olan sistemden uzak ve demokratik olmayan bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle, üye seçme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi, cumhurbaşkanı ve yüksek mahkemeler arasında paylaştırılması düşünülebilir.
Anayasa Mahkemesi'nin oluşumundaki yedek üyelik sistemi, yararlı sonuç vermediği için kaldırılmalıdır. Ancak yedek üyelik sisteminin kaldırılması durumunda, üyeliklerde boşalma olması, hastalık ya da izin hallerinde Anayasa Mahkemesi'nin yetersayı sorunuyla karşılaşmadan çalışabilmesi açısından, bazı ülkelerde görülen "rotasyon sistemi"nin (üyelerin dönüşümlü olarak çalışması sistemi) kabul edilmesi yerinde olur. Birçok demokratik ülkede kabul edilmiş bulunan anayasa şikâyeti, yani insan hakları ihlallerine karşı bireylerin doğrudan mahkemeye başvurması sistemi de kabul edilmelidir. Bu çerçevede mahkeme iki daireli olarak yeniden yapılandırılmalı, dairelerden biri norm denetimi, diğeri de anayasa şikâyeti başvurularına bakmalıdır. Yüce Divan görevi ise ceza hukuku alanında özel uzmanlık gerektirdiğinden Yargıtay'a devredilmelidir.
Üyelerin atanması sistemi değiştirilmeli?
Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresi sınırlandırılmalıdır. Avrupa ülkelerinin çoğunda anayasa mahkemesi üyelerinin görev süresi sınırlı tutulmuştur. Buna göre, Almanya'da 12 yıl, Çek Cumhuriyeti'nde 10 yıl, Fransa, İtalya, İspanya, Bulgaristan, Macaristan, Romanya, Slovenya, Portekiz ve Polonya'da 9 yıl, Hırvatistan'da 8 yıl, Slovakya'da 7 yıldır. Avusturya ve Belçika'da ise emeklilik yaşı geçerlidir. Türk Anayasa Mahkemesi üyeleri altmış beş yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar. (Anayasa m. 147/1) Avrupa ülkelerinin hemen tamamında anayasa mahkemesi üyeliği belli bir süreyle sınırlandırılmıştır. Bu uygulama, anayasa yargısının demokratik meşruiyeti ve mahkemenin yapısının toplumsal değişime paralel olarak oluşmasına katkıda bulunacağından daha yerindedir. Bu nedenle, Türk Anayasa Mahkemesi üyeliği için de makul bir görev süresi (örneğin, 6 ilâ 8 yıl gibi) getirilmelidir. Tarafsızlığı sağlamak açısından da sadece bir defa seçilmek yeterli olmalıdır.
Anayasa yargısının diğer önemli sorunları arasında, mahkemenin bazı durumlarda yetkilerini yanlış kullanması, bazı konularda da anayasal yetkilerini açıkça aşmış olması gelmektedir. İlk olarak, Anayasa Mahkemesi Anayasa'da öngörülmemiş olan "yürürlüğü durdurma" yetkisini kendisine tanımış bulunmaktadır. Mahkeme, anayasal olarak sahip olmadığı bu yetkiyi kendisine tanımakla kalmayıp, yürürlüğü durdurma yetkisinin tanındığı anayasa yargısı sistemlerinde zorunlu tutulan "açıkça anayasaya aykırılık ve telafisi imkansız zarar ihtimali" şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğine çok fazla bakmaksızın hemen her davada yürürlüğü durdurma kararı vermektedir. İkinci olarak mahkeme, Anayasa'da (m.153) açıkça yasaklandığı halde, gerekçesini yazmadan kararlarını açıklamaktadır. Mahkeme kararlarının gerekçesi görülmeden uygulanması ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Son olarak mahkeme, özellikle şekil denetimi yaparken yetkisini aşmaktadır. Bunun en yakın örneği, açıkça bir Meclis kararı olan cumhurbaşkanı seçimine ilişkin oylama işlemine karşı açılan davayı görev alanına girmediği için usulden reddetmesi gerekirken denetleyerek iptal etmiştir. 1961 Anayasası döneminde de Anayasa Mahkemesi yasak olduğu halde Anayasa değişikliklerini esastan denetlemişti. Buna bir tepki olarak 1982 Anayasası ile mahkemenin yetkileri kısıtlanmıştır. Anayasal sistemin başarılı ve sorunsuz işleyebilmesi anayasal kurumların yetkilerini aşmamalarına ve sorumluluk bilinciyle hareket etmelerine bağlıdır.
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
Zaman

Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem
Anayasa'da siyasi haklar başlığında yer alan vatandaşlık tanımı anayasal vatandaşlık ile güvence altına alınmalı ve siyasi partilere katılımın yani siyaset yapma hakkının sınırları genişletilmelidir
Yeni ve sivil bir anayasa arayışında, üzerinde titizlikle durulması gereken konu başlıklarından biri de siyasi haklardır.

1980 öncesi yaşananlara bir tepki olarak ortaya çıkan, demokratik siyasete duyulan kuşkudan beslenen ve “militan demokrasi” anlayışını kendisine şiar edinen bu Anayasa'yla, siyasi katılım kanalları daraltıldı, siyasi çoğulculuk törpülendi ve siyasi alan resmi ideolojiye aykırı düşünce ve akımlara kapatıldı. Ancak, özellikle 1995 ve 2001 değişiklikleriyle birlikte siyasi hakların alanı kısmen de olsa genişletildi ve Anayasa siyasi haklar bakımından nisbi olarak daha özgürlükçü bir niteliğe büründürüldü. Anayasa'da gerçekleştirilen bütün olumlu değişikliklere karşın, yürürlükteki Anayasa'nın “Siyasi Haklar ve Ödevler” başlıklı bölümünde hâlâ çoğulculuk ve özgürlükçülük açısından problemli maddelerin var olduğunu belirtmek gerekir. Sivil anayasada söz konusu ilkeler çerçevesinde yeniden ele alınması gereken bu maddeler, “Türk vatandaşlığı”nın düzenlendiği 66. madde ile “siyasi partilerle ilgili hükümler”in yer aldığı 68 ve 69. maddelerdir.
Bireylerin devlete olan aidiyetlerini ifade eden vatandaşlık kavramı, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizde de güncel siyasi tartışma konularının önde gelenlerinden biridir. 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve bütün bir dünyayı etkisi altına alan “farklılıklar sorunu”, ulus-devletlerin çatısı altında yaşayan bastırılmış kimliklerin gün yüzüne çıkması ve tanınma taleplerini seslice dillendirmeleriyle birlikte belirginlik kazandı. Farklılıkların eşitlik temelinde barışçı birlikteliğini sağlamaya yönelik arayışlar içerisinde üretilen formüllerden biri olarak ortaya çıkar “anayasal vatandaşlık” kavramı, güçlü ve yaygın bir desteğe sahip oldu.
VATANDAŞLIĞI YENİDEN DÜŞÜNMEK
Anayasal vatandaşlık, bireyle devlet arasındaki siyasi-hukuki bağı ifade eden vatandaşlığın, toplumun çoğulcu yapısında mevcut olan kimliklerden birine atıfla tanımlanmamasını, farklı kimliklerin tanınmasını, kendilerini koruyup geliştirebilmelerinin önündeki engellerin kaldırılmasını ve tüm bunların anayasa tarafından güvence altına alınmasını önerir. Bu öneride anayasa, bütün farklı kimlikleri kapsayan, bu kimliklerden her birine eşit mesafede duran bir hakemlik kurumuna dönüşür. Ayrıca bu anlayış, sivil ve siyasi hakların anayasal teminatını öngörerek, farklılıklar sorununun demokratik bir zeminde müzakere edilerek çözüme kavuşturulması imkânını sağlar. Böylece, farklılıklar sorununun fiili çatışmalara yol açması önlenir ve barışçı birlikte var oluşun zemini hazırlanmış olur.
Türkiye'de kültürel alanda yaşanan sorunların (özellikle Kürt sorunu ve gayrimüslim azınlıklar sorununun) çözümü için, anayasal vatandaşlık kavramı referans olarak alınabilir. Her ne kadar, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar kabul edilen bütün anayasalarda, anayasal vatandaşlık tanımına yer verildiği iddia edilse de, bu iddianın gerçeklikle uyuşmadığını belirtmek gerekir. 1924 Anayasası'nda “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur” (m.88) ifadesine yer verilmiş; 1961 (m.54) ve 1982 (m.66) Anayasalarında ise, “Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür” denilmiştir. “Türklük”ün vatandaşlık bağını ifade ettiğine ilişkin 1924 Anayasası'nın formülasyonu daha açık olmakla birlikte, özünde her ikisinin de aynı anlama geldiği ileri sürülmüştür.
Anayasa'nın sözel ifadesini esas alan resmi teze göre, “Türklük”, herhangi bir etnik kökene ya da ırka gönderme yapmamakta; etnik kökeni, dili ve dini ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi ifade etmektedir. Bu tezin doğruluğu ve geçerliliği, bir yandan toplumda mevcut diğer aidiyet biçimlerinin (kültürel kimliklerin) tanınmasına, öte yandan da “Türklük”ün etnik bir kümeye atıf yapmadığının kabulüne bağlıdır. Oysa, mevzuattan, mahkeme kararlarından, kurucu elitin açıklamalarından ve uygulamadan verilecek sayısız örnekten de kolaylıkla anlaşılacağı gibi, Türkiye toplumunun birer parçası konumunda olan kültürel kimlikler tanınmadı ve “Türklük” terimi çoğu kez etnik bir kümeye referansla kullanıldı. Bu tesbitin, hâlâ önemli ölçüde geçerliliğini devam ettirdiği belirtilmelidir. İlköğretimden yükseköğretime uzanan çizginin her aşamasında okutulan tarih kitaplarının içeriği dahi, tek başına bu tespiti doğrulamada yeterli bir veridir.
Bu nedenledir ki, “Türklük”ün etnik bir çağrışım yapmadığı ve yalnızca vatandaşlığı ifade eden bir terim olduğuna ilişkin söylem -özellikle Kürtler ve gayrimüslim azınlıklar açısından- inandırıcılıktan uzaktır. Bu durumda yapılması gereken, anayasal vatandaşlık anlayışına uygun bir tanım geliştirmek ve farklılıklar sorununu tanıma politikaları çerçevesinde anayasal bir çözüme kavuşturmak olmalıdır. Bu bağlamda, yeni anayasada şöyle bir tanıma yer vermek doğru bir tercih olacaktır: “Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır”.
SİYASET ÖZGÜRLÜĞÜNÜN SINIRLARI
Anayasa'nın 68. maddesinin 2. fıkrasının ifadesiyle, “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olan siyasi partilerin, kendilerinden beklenen demokratik işlevleri yerine getirebilmeleri, bu özgürlük alanının geniş tutulmasına bağlıdır. Aksi takdirde, siyaset, belirli kesimlerce ve sınırlı bir alanda sürdürülen bir oyuna dönüşür. Bu nedenle siyasi partiler için, çoğulcu, özgürlükçü ve yarışmacı bir siyasetin gereği olarak; siyasi partilere üye olma hakkı genişletilmeli ve siyasi partilerin faaliyetlerine yönelik ideolojik sınırlamalar getirilmemelidir.
Bu çerçevede, yürürlükteki Anayasa'da siyasi parti özgürlüğü açısından eleştirilebilecek ilk düzenleme, siyasi partilere üye olma hakkını kısıtlayan hükümdür. Anayasa'ya göre, “Hakimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler men-supları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar”(m.68/5). Ayrıca, Anayasa'nın 1995 değişikliğiyle birlikte yüksek öğretim elemanlarına tanınan partilere üye olma hakkı, siyasi partilerin merkez karar alma organlarında görev alma şartına bağlanmıştır (m.68/6). Yeni anayasal düzenlemeyle, hem öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olabilmelerine bir kayıt getirilmemeli, hem de icra ettikleri görev itibariyle siyasi partilere üye olmalarında sakınca bulunanlar dışındaki tüm kesimlere siyasi partilere girebilme hakkı tanınmalıdır. Siyasi partilere üye olamayacaklar, yargı organları mensupları, Türk Silahlı Kuvvetleri ile genel kolluk mensuplarıyla sınırlı tutulmalıdır.
Bu başlıkta gözden geçirilmesi gereken düzenlemelerden ikincisi, siyasi partilerin faaliyet özgürlüklerine kabul edilemez kimi sınırlamalar öngörmesi ve siyasi partilerin kapatılması rejimini kabul etmiş olmasıdır. Oysa demokrasilerde en güçlü ve en etkin cezalandırıcı, halkın kendisidir.
Bütün bu gerekçelerle birlikte düşünüldüğünde, doğru olan, bu yönteme son vermektir. Ancak, parti kapatma rejimine son verilmesi konusunda toplumsal mutabakat sağlanamaması halinde, mevcut rejimin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları doğrultusunda ıslah edilerek yeniden düzenlenmesi gerekir. Bu bağlamda, yürürlükteki düzenlemede AİHM'nin yerleşik içtihatlarına aykırılık arz eden iki unsurun çıkarılması yeterli olacaktır. Bunlardan birincisi, “Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir” (m.69/5) hükmüdür. Buna göre, bir siyasi partinin tüzük ve programında, 68. maddenin dördüncü fıkrasında sıralanan sınırlama sebeplerinden birine aykırılık arz eden soyut bir görüş ya da önerinin yer alması, o partinin kapatılmasına yol açar. Siyasi partilerin, anayasal düzenle bağdaşmayan soyut öneri ve projelerinin -bunlarla bağlantılı eylemlerin olup olmadığına ve bu eylemlerin şiddete çağrı içerip içermediğine bakılmaksızın- tek başına kapatılma nedeni olarak kabul edilmesi, AİHM'nin konuya ilişkin yerleşik içtihatlarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle yeni anayasada, siyasi partilerin kapatılmalarına yol açan bu türden bir yasağa yer verilmemesi gerekir.
Son olarak, Anayasa'nın 68/4 fıkrasında siyasi partilerin faaliyet özgürlükleri için öngörülen sınırlama sebeplerinden biri olan “devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesinin, AİHM tarafından özgürlüklerin sınırlanmasında meşru bir sebep olarak görülmediğini hatırlatmak gerekir. Milletin yekpare bir bütün olarak kabul edilmesi, milleti oluşturan ve çeşitlilik arz eden kültürel kimliklerin reddedilmesi, milletin tek bir kültürel kimlikten hareketle tanımlanmasına yol açabilir. Demokrasinin özgürlükçü ve çoğulcu nitelikleriyle bağdaştırılması mümkün olmayan böylesi sonuçların doğmasını engellemek için, yeni anayasada bu sınırlama sebebine yer vermemek doğru bir tercih olacaktır.

Prof.Dr. Fazıl Hüsnü ErdemDicle Üniversitesi Öğretim Üyesi
Yeni Şafak

Doç Dr. Serap Yazıcı

Anayasa Mahkemesi'nin 05.07.2007'de kamuoyuna açıkladığı karar, 11. cumhurbaşkanının seçimi süreciyle ilgili olarak cevaplanması gereken yeni sorular yaratmıştır.
document.write('');document.write('');document.write('');document.write('');document.write('');document.write('');
Anayasa Mahkemesi bu son kararıyla, cumhurbaşkanının halk tarafından seçimi usulünü de öngören Anayasa değişikliği paketini şeklen Anayasa'ya aykırı bulmadığına, bu paketin yürürlüğünün durdurulması ve iptal istemini reddettiğine göre, 11. cumhurbaşkanının seçimi hangi hüküm uyarınca, kim tarafından gerçekleştirilecektir? Diğer bir deyişle, yeni cumhurbaşkanı mevcut Anayasa'nın 102. maddesine uygun olarak TBMM tarafından mı, yoksa 21 Ekim'de halkoylamasına sunulacak olan, Anayasa değişikliği paketinin öngördüğü gibi halk tarafından mı seçilecektir? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle Anayasa değişikliği paketinin akıbetinin ne olacağı meselesini incelemek gerekir.
Bilindiği gibi bu paket, Cumhurbaşkanı'nın iadesi üzerine TBMM tarafından yeniden kabul edilerek, Cumhurbaşkanı'na sunulmuştur. Cumhurbaşkanı ise anılan paketin 16.06.2007'de Resmî Gazete'de yayımlanmasını sağlamıştır. Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun'un 2. maddesine göre, bu paketin 21.10.2007'de halkoylamasına sunulması gerekmektedir. Bu maddeye göre: "Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulması, ilgili Anayasa değişikliği kanununun Resmî Gazete'de yayımını takip eden yüz yirminci günden sonraki ilk pazar günü yapılır." Bu halkoylamasında, kullanılan geçerli oyların yarıdan fazlasının evet olması halinde, paket yürürlüğe girmiş olacaktır. Böylece cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi usulünü öngören Anayasa hükmü uygulama kabiliyeti kazanacaktır. Aynı paketin 6. maddesi, mevcut Anayasa'nın geçici 19. maddesinde yer almak üzere şu hükme yer vermiştir: "Onbirinci Cumhurbaşkanı seçiminin ilk tur oylaması, bu kanunun Resmî Gazete'de yayımını takip eden kırkıncı günden sonraki ilk pazar günü, ikinci tur oylaması ise ilk tur oylamayı takip eden ikinci pazar günü yapılır."
Yeni cumhurbaşkanını kim seçecek?
Bütün bu açıklamalar 11. cumhurbaşkanının, bu paketin yürürlüğü ihtimaline bağlı olarak halk tarafından seçilme usulüne ertelenmesi halinde, bu seçimin ilk oylamasının en erken Aralık 2007'nin ilk günlerinde yapılabileceğini göstermektedir. Bu ise nisan ayında başlayan, anayasal kurumların dünya kamuoyu nezdinde itibarının aşınması sonucunu yaratan krizin yaklaşık 8 ay kadar ülke gündemini meşgul edeceği anlamına gelmektedir. Bu nedenle, 11. cumhurbaşkanının seçiminin bu Anayasa değişikliğinin akıbetine bağlı olarak ertelenmesinde hiçbir açıdan isabet bulunmamaktadır. Yapılması gereken, bu seçimin 22 Temmuz genel seçimlerini takiben kurulacak yeni TBMM tarafından, mevcut Anayasa hükümleri çerçevesinde gerçekleştirilmesidir. Daha da açık ifade etmek gerekirse, 22 Temmuz seçimlerini takiben kurulacak TBMM'nin gündemine alması gereken ilk mesele, cumhurbaşkanının seçimi olmalıdır.
Bu seçimin Anayasa'nın 102. maddesi gereğince ve Anayasa Mahkemesi'nin cumhurbaşkanının seçiminde toplantı yetersayısının 367 olduğunu öngören kararına uygun olarak yapılması gerektiği açıktır. Ancak burada cevaplanması gereken asıl soru, cumhurbaşkanının seçimi sürecini 30 günle sınırlayan 102. madde hükmünün mevcut şartlarda ne şekilde işletilmesi gerektiğidir. Anılan maddenin 2. fıkrasına göre: "Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından otuz gün önce veya cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra cumhurbaşkanlığı seçimine başlanır ve seçime başlama tarihinden itibaren otuz gün içinde sonuçlandırılır. Bu sürenin ilk on günü içinde adayların Meclis Başkanlık Divanı'na bildirilmesi ve kalan yirmi gün içinde de seçimin tamamlanması gerekir." Cumhurbaşkanının seçimi sürecini 30 günle sınırlayan bu hüküm, "Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından otuz gün önce" ve "Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra" şeklindeki durumları esas almaktadır. İçinde bulunduğumuz şartlar, maddede öngörülen bu iki olasılıkla da örtüşmediğinden, 30 günlük süre hangi andan itibaren başlatılacaktır? TBMM kendi Başkanlık Divanı'nı oluşturmadan hukuken varlık kazanamayacağına, cumhurbaşkanının seçimi dahil hiçbir işlem yapamayacağına göre bu sürecin başlatılabilmesi için öncelikle TBMM Başkanlık Divanı'nın kurulması gerekmektedir. Bu ise ancak, Yüksek Seçim Kurulu'nun resmî seçim sonuçlarını açıklamasını takiben yeni TBMM'nin, Meclis İçtüzüğü'nün 3. maddesi uyarınca ilk toplantısını yapmasının ardından mümkün olacaktır. Bu maddeye göre: "Milletvekili genel seçimi kesin sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulu'nca Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu kanallarında ilânını takip eden beşinci gün saat 15.00'te Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu çağrısız olarak toplanır. Bu birleşimde, önce milletvekillerinin and içme töreni yapılır." Bu ilk toplantısının ardından ise yeni TBMM, Anayasa'nın 94. maddesi uyarınca Başkanlık Divanı'nı oluşturmakla yükümlüdür. Maddenin 3. ve 4. fıkraları şu hükme yer vermektedir: "Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı için, bir yasama döneminde iki seçim yapılır. İlk seçilenlerin görev süresi iki, ikinci devre için seçilenlerin görev süresi üç yıldır. (Değişik: 3.10.2001-4709/30 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisi başkan adayları, Meclis üyeleri içinden, Meclis'in toplandığı günden itibaren beş gün içinde, Başkanlık Divanı'na bildirilir. Başkan seçimi gizli oyla yapılır. İlk iki oylamada üye tamsayısının üçte iki ve üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan üye, başkan seçilmiş olur. Başkan seçimi, aday gösterme süresinin bitiminden itibaren, beş gün içinde tamamlanır."
Yeni süreç ve halkoylaması meselesi...
Görülüyor ki, 22 Temmuz seçimlerini takiben kurulacak olan yeni TBMM'nin hukuki varlık kazanması, ancak ağustosun ikinci haftasında gerçekleşebilecektir. Bunun ardından ise yeni TBMM'nin 102. maddede öngörülen ve ilk 10 günü aday göstermeye tahsis edilen 30 gün içinde 11. cumhurbaşkanının seçimini gerçekleştirmesi beklenmektedir. Eğer TBMM Anayasa'nın 102. maddesine ve Anayasa Mahkemesi'nin bu maddeye yüklediği anlama uygun olarak cumhurbaşkanını dördüncü oylamada da seçemezse, gene aynı madde uyarınca TBMM seçimleri derhal yenilenecektir. Şüphesiz buradaki derhal yenileme ifadesini dördüncü oylamanın yapılmasını takip eden ilk gün şeklinde anlamamak gerekir. Buradaki 'derhal' ifadesi, dördüncü oylamada da bir uzlaşmanın sağlanamaması halinde, seçimlerin yapılmasının mümkün olabileceği ilk tarihi kastetmektedir. Bu tarihi saptayacak olan ise Anayasa'nın 79. maddesi gereğince seçim sürecinin gerektirdiği her tür işlemi yapmaya yetkili olan Yüksek Seçim Kurulu'dur. Ne var ki, yeni kurulmuş bir TBMM'nin derhal seçimlerin yenilenmesi şeklinde, kendi hukuki varlığını sona erdirecek ağır bir müeyyideyi göze alacağını düşünmek pek gerçekçi görünmemektedir. Bu nedenle, yeni TBMM'nin siyasi kompozisyonu ne olursa olsun, bu kompozisyon içinden 11. cumhurbaşkanının seçimi konusunda bir uzlaşmanın doğması daha kuvvetli bir ihtimaldir. Kamuoyunun beklentisi de cumhurbaşkanının seçimi sürecinin yol açtığı siyasal krizin, bir an önce çözülmesi ve parlamenter sürecin normal işleyişine süratle dönülmesi yönündedir. Bunun ardından, Anayasa değişikliği paketi 21.10.2007'de yapılması beklenen halkoylamasında kabul edilerek yürürlüğe girecek dahi olsa, bu paketin cumhurbaşkanının halk tarafından seçimini öngören hükümleri ancak 12. cumhurbaşkanının seçiminde uygulanabilecektir. Burada açıklığa kavuşturulması gereken önemli bir husus, TBMM'nin 11. cumhurbaşkanını seçmeyi başarması halinde, bu yeni cumhurbaşkanının Anayasa'nın 101. maddesi gereğince, 7 yıllık bir süre için seçilmiş olacağıdır. Diğer bir deyişle, cumhurbaşkanının seçimini halkoylaması usulüne bağlayan, görev süresini 5+5 olarak düzenleyen hüküm, 11. cumhurbaşkanının görev süresi üzerinde etkili olmayacaktır.
DOÇ. DR. SERAP YAZICI - BİLGİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
Zaman

Sivil anayasa halka sorulacak

Hukukçuların hazırladığı sivil anayasa taslağına son şeklini vermek üzere, AK Parti’de hukukçu kurmaylarından oluşan bir komisyon oluşturuldu। Erdoğan, anayasanın 82 anayasası gibi halkoyuna sunulmasını istiyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan, sivil anayasa hazırlıklarının hızla tamamlanması talimatı verdi। AK Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun dün yaptığı toplantıda, hukukçuların hazırladığı sivil anayasa taslağına son şeklini vermek üzere AK Parti’nin hukukçu kurmaylarından oluşan bir komisyon kuruldu.
Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın başkanlığındaki komisyonda Sadullah Ergin, Hayati Yazıcı, Ertuğrul Günay, Burhan Kuzu, Bekir Bozdağ ve Zafer Üskül gibi isimler yer alıyor.Taslak metne son şekli verildikten sonra sivil anayasa tüm milletvekillerine ve sivil toplum kuruluşlarına götürülerek, görüşleri alınacak.Ayrıca daha sonra internet sitesinde yayınlanarak kamuoyunun görüş ve düşüncelerine başvurulacak.Yeni anayasa, tüm kesimlerin görüşü alındıktan sonra Meclis Genel Kurulu’na getirilecek.Anayasa değişikliğinin TBMM’de 330-367 arasında oy alması halinde referanduma sunulması gerekiyor. Ancak Erdoğan’ın, sivil bir anayasanın önemi nedeniyle, Meclis’ten 367nin üzerinde kabul edilse de halk oylamasına gidilmesini istediği belirtiliyor.1982 Anayasası’nın referandumda yüzde 92 oyla kabul edildiği, bu kez yüzde 50’nin üzerinde oy alsa bile 12 Eylül anayasasına göre daha anlamlı bir sonuç olacağı ifade ediliyor. AK Parti’nin planına göre, ekim ayından itibaren Meclis’te ele alınacak olan Anayasa değişikliği için 2008’in Şubat-Mayıs aylarında referanduma gidilecek.

Atatürk'ü silmeye çalışabilirler

Yeni Anayasa taslağı üzerindeki tartışmalar sürüyor. DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, ''Taslakta Atatürk'ü silmeye çalışacaklarının işareti var'' dedi.
Zeki Sezer, "Cumhurbaşkanının laiklik tarifi gibi konuları Anayasa'ya yerleştirmeye çalışacaklarsa, bilsinler ki onlar için herşey güllük gülistanlık olmayacak" dedi."Bu ülkenin sahipleri var" diye konuşan DSP lideri, "Atatürk'ü, parmak sayısıyla Anayasa'dan silme girişiminde bulunabilirler ama bu milletin gönlünden silemezler. Ayaklarını denk alsınlar" ifadelerini kullandı.Taslağı hazırlayan akademisyenlerden, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun ise, laiklik ilkesinin bu taslakta 1982 Anayasası'ndan daha iyi korunduğunu savundu.Özbudun, hiçbir partilinin katılmadığı Anayasa çalışmasının kamuoyundaki tüm beklentileri karşıladığını söyledi.

Sivil Anayasa Nedir?

Sivil Anayasa, 1982 Anayasasının askeri darbe ile yapılmış olduğunu ve bunun yerine her kesimin istekleri göz önüne alınarak bir anayasa yapılmasını savunan AKP hükümetinin ortaya attığı yeni bir anayasa çalışmasının adıdır।

Bloğumuzda Sivil diye adlandırılan bu anayasa her yönüyle ele alınmaya çalışılacak ve konu hakkında bilgi almak isteyen halkımız aydınlatılmaya çalışılacaktır. Özellikle her kesimin bu anayasadan ne istediği, anayasa hazırlanırken hangi psikoloji ve siyasal düşüncelerin egemen olduğunu anlatmaya özen göstereceğiz.